Hayat Her Zaman Fragman Değildir...

İnsanlar hayal kurmaya İstanbul ile başladılar bir anlamda… İstanbul onlar için hayallerin şehriydi ve hayal gibi bir hayat vaat ediyordu.
Çünkü Türk insanı önce sinemayı keşfetti, sonra İstanbul’u…
60’lı yıllar… Menderes’li zamanlar… Köyden kente göçün yaşandığı, Türkiye’nin gerçek anlamda ilk sosyolojik travmayı hissettiği yıllardı… Kentleşme olgusunun bir ekonomik boyutu vardı, bir de yaşamsal boyutu. İç göçlerin temelinde elbette ki büyüyen işsizlik, babadan oğula geçerken küçülen ve verimsizleşen topraklar, büyük şehirlerdeki sanayileşmenin istihdam yaratması vardı. Ama bir de yaşamsal boyutu vardı ki bu boyutu neredeyse tek başına İstanbul oluşturuyordu. Ve insanlarımızın kafasındaki İstanbul olgusunu da Türk Sineması yaratıyordu. Yani Yeşilçam!..
Türk Sineması 60’lı ve 70’li yıllarda her yıl yüzlerce film çekiyordu ve bu Hint Sineması ile birlikte dünyanın en büyük üretimi demekti. Tabii, çektiği filmleri tüm dünyaya pazarlama gücü olan dev Hollywood sinemasını saymazsak… Ki 60’lı yıllar ülkemizin henüz televizyonla tanışmadığı yıllardı. Yani halkın tek eğlencesi sinemaydı ve her yer sinema salonu doluydu. Bugünkü gibi kapalı sinema salonları dışında bir de yazlık sinemalar vardı ve aileler hemen her filmi görmek için sinemalarda kuyruk oluştururdu. Her mahallede, her ilçede sinema vardı. Bir dönem benim de yaptığım gibi gezici arabalarla sinemalar, filmlerin duyurusunu yapardı. “Melek Sineması yılın en iyi filmini iftiharla sunar: “Hudutların Kanunu”. Başrollerde çirkin kral Yılmaz Güney, Pervin Par ve Erol Taş. Hudutların Kanunu bu akşam sinemamızda”…
Sinemalarda gösterilen filmlerin çoğu İstanbul’da çekilirdi. Tarihin en eski kentlerinden biri olan güzel İstanbul, bütün ihtişamıyla gözler önüne serilir, en büyük aşklara, en büyük başarı hikayelerine kucak açardı. Bu yüzden İstanbul hem umut kapısı gibi, hem yeryüzü cenneti gibi hayalleri süslerdi.
Sinema, kendi yıldızlarını, halk kahramanlarını da yaratmıştı. Cahide Sonku ile başlayan star sistemimiz ardından Neriman Köksal, Sezer Sezin, Orhan Günşiray, Muhterem Nur, Sadri Alışık, Ayhan Işık, Belgin Doruk, Öztürk Serengil, Eşref Kolçak, Ekrem Bora’yı parlatıyordu. Sonra sıra geliyordu “Dört Yapraklı Yonca” dönemine… Sinemamızın “Kare Ası” Filiz Akın, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit ve tabii ki gelmiş geçmiş en sevilen sanatçı, sultanımız Türkan Şoray. Ve bu kadın yıldızların jönleri Ediz Hun, Kartal Tibet, Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Murat Soydan, Engin Çağlar, Yusuf Sezgin, Tarık Akan ve Kadir İnanır… Ve Selma Güneri, Selda Alkor, Sevda Ferdağ, Nebahat Çehre, Sema Özcan. Sonraları Gülşen Bubikoğlu, Necla Nazır, Perihan Savaş ve Müjde Ar…
Komediden köy filmlerine, maceradan tarihi filmlere kadar birçok konu işlense de Türk halkı nedense en çok melodramları sevdi. Yani acıya sevinç katılmış, dönemin sevilen şarkılarıyla soslandırılmış, “Mutlu Son”lu filmleri… Çünkü halkımız orada fakir kızın zengin oğlanla evlenmesini, işsiz gencin fabrikatör olmasını, kör kızın assolistliğe terfi etmesini gerçek gibi izledi, umut etti, evine mutlu döndü.
Halk ne sevdiyse, filmine milyonlar yatıran yapımcı onu verdi. Bu böyle yıllarca sürüp gitti.
Ne var ki, perdedeki bu hayaller, çoğu kez gerçekle karıştırıldı. Evinden, köyünden kaçıp “artiz” olmak için İstanbul’a gelen nice masum genç kızımız bataklığa düştü.
Bu durum, konu sıkıntısı çeken Yeşilçam için yeni bir akım yarattı. “Toplumsal Gerçekçilik” denilen tür, İstanbul’un un/ufak ettiği hayatları, hayalleri solan gençlerinin hikayelerini çekti. Yılmaz Güney, sinemamızda ezilenin, kandırılanın, sömürülenin yanında oldu ve diğerlerinden farklı bir yer buldu kendine star dünyasında…
70’li yılların ortasından sonra hayatımıza giren, her evin baş köşesine konan televizyon, yaşam alışkanlığımızı da değiştirdi, sinemamızı da bitme noktasına getirdi. Ama sinema sektörünü kurtaran da 200’li yıllardan itibaren yine televizyon oldu. Bu kez yerli diziler ile.
Öyle ki Türk dizilerinin ünü yurt dışına taştı; Arap aleminden Balkanlara, Orta Avrupa’dan Rusya’ya büyük pazarlara ulaştı. Dönem yine kendi starlarını yarattı; Türkan, Hülya, Kadir, Tarık’ın yerini Beren, Tuba, Kıvanç ve Kenan aldı.
Ancak görünen o ki değişmeyen tek şey: konu.
Türk halkı yine melodramı seviyor. Yine zengin kız, fakir oğlan, yine yalılar, yine hizmetçiler, yine ihtişam hemen her dizinin genel atmosferini yansıtıyor.
Acaba diyorum, seyirci de aynı mı? Yani yine 60’lı yıllardaki gibi mi görüyor İstanbul’daki hayatı? Herkesin işleri tıkırında, insanlar sürekli aşk mı kovalıyor sanıyorlar? 15 milyonun yaşadığı bu dev şehirde bir yerden bir yere gitmenin iki saati aldığı bir trafikte; ekmeğin aslanın ağzında olduğu stresli bir iş hayatında; işsizliğin yüzde onları bulduğu bir dönemde böyle bir hayat var mı cidden? Olabilir mi? Varsa da mutlu azınlık diyebileceğimiz bir avuç insan yaşıyordur, hayallerini…
Onun dışındakiler ise, her sabah var olma mücadelesine başlıyor ve asılıyor dört elle hayata. Çünkü biliyorlar ya da öğrendiler ki, hayat öyle filmlerdeki gibi değil. Hele de fragmanlardaki gibi hiç değil. Fragman dediğiniz bir buçuk saatlik filmin en güzel kareleriyle oluşan iki dakikalık bir “yem”dir, oltaya takılıp gelmemiz için yapılan… Kaldı ki herkesin hayatında bir fragman oluşturacak kadar güzel ve renkli anlar vardır.
Ama önemli olan hayatın kendisidir ve hayat, Yeşilçam kadar masum değildir. Bu hayatın üstesinden gelebilmek için Fatma Girik kadar mücadeleci, Filiz Akın kadar şanslı, Ayhan Işık kadar kuvvetli ve Yılmaz Güney kadar yürekli olmak gerekiyor belki de…
Tabii Erol Taş, Hüseyin Baradan, Suzan Avcı, Nuri Alço ve Tecavüzcü Coşkun gibi karakterlerin varlığını da unutmadan…
Şansınız bol, kaderiniz güzel, hayalleriniz gerçek olsun!

Saygılarımla.

Nejat Gümüş
30 Temmuz 2013, İstanbul

Kiltaş 'ın online kataloğunu incelemek ister misiniz ?

KİLTAŞ REFRAKTER MALZEME SAN. A.Ş.

Tel : 444 3 012 Tel : +90 212 332 30 20 Fax : +90 212 332 08 15
Fevzipaşa Mahallesi Yürek Sokak No:10 Değirmenköy/Silivri/İSTANBUL

KİLTAŞ Refrakter Malzeme San. A.Ş. 
Copyright 2020 Her Hakkı Saklıdır.